Karabağ Milletvekili, gazeteci, yazar kardeşim Aqil Abbas Bey’e Karabağ’ı ziyaret etmek istediğimi bildirmiştim. O da sağ olsun, benim için müsait olan bir zamanı seçti ve bu ayın 2. günü saat 11 sularında evlerine varıp muhterem eşleri İrade Tuncay kardeşimiz ve eşim Fatma Hanım’la Bakü’den çıkarak Ağcabedi vilayetine yollandık. Aqil Abbas Bey ile takriben on yıl kadar önce de buraya gelmiştik. O zaman yapılan etkinlikte güzel bir akşam geçirmiş ve bölge gençlerinin muhteşem ifalarını dinlemiştik.
Ağcabedi valisi Rafil Bey bizler için çok güzel konukseverlik örneği göstermişti. Kendileri ile güzel bir akşam geçirip sohbet ettik ve ünlü Azerbaycan şairi İzzeddin Hasanoğlu’nun Finlandiya’dan bulduğumuz ve hazırladığım “Kitab-ı Siretü’n Nebi” adlı eseri kendisine takdim ettim.
1988 yılında Azerbaycan’a geldiğimizde merhum Prof. Dr. Feremez Maksudov bizleri Karabağ’a getirmiş, Ağdam, Esgeran, Şuşa ve Hankendi’ni görmüştük. Ağcabedi’den Şuşa’ya doğru hareket ederken çok garip duygular içinde idim. Ağdam’dan geçecektik, buraya 1988 ve 1992 yıllarında gelmiştim. Son gelişimde halk şehri terk etmişti, yalnızca askerler vardı. Hocalı Soykırımı sebebiyle başkanı olduğum Azerbaycan’ı Tanıtma Derneği vasıtasıyla ilaç ve tıbbi malzeme kampanyası başlatmış ve hatırı sayılır nitelikteki malzemeyi Nahçıvan üzerinden Bakü’ye götürmüştüm. Merhum Elçibey bana bir helikopter tahsis etmiş ve askerler için hazırlattığım ilaç ve tıbbi malzemeleri Ağdam’a götürmüştüm. Bir gece iki gün orada kalmış, bölge komutanı Allahverdi Bey ve Katır Memmed lakaplı Yakup Rızayev, askerler, subaylar ve yaralı askerler ile sahra hastanesinde görüşüp röportaj yaparak dönüşte Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda yayımlamıştım.
Yakup Rızayev o dönemde "Qarabağ Şahinleri" adlı bir gönüllüler grubu oluşturmuş ve Ermnilere kan kusturmuşlar ve grubunun kahramanlığı ülke sathında ün yapmıştı. Milliyetçi ve vatanperver gençleri grubuna toplayan Yakup Bey Ağdam şehrinin korunması ile birlikte Ermenilerin yaşadığı Esgeran, Hramort, Nahçıvanik, Pircamal, Aranzemin, Dehrez ve Ferruh köylerinin Ermenilerden temizlenmesinde büyük kahramanlıklar göstermiş 1992 yılı şubat ayının 26 gecesi Rusların desteği ile Ermenilerin gerçekleştirdiği Hocalı Soykırımı esnasında kahraman savaşçıları Askeran bölgesinden kurtulmaya çalışan Hocalıları takip ederek Ermenilerden yüzlercesini cehenneme yollamıştı. Aynı gün yapılan çarpışmada Yakup Rızayev’in oğlu Canpolat da şehit olmuş ve Yakub Bey’e oğlunun şehit olduğunu bildirdiklerinde "Burada şehit olanların hepsi benim oğlumdur" demiş ve kurtulmaya çalışan en sonuncu Hocalıyı kurtarana kadar çarpışmayı durdurmamıştı. 1992 yılı kasım ayının 24. günü toplantı vardır diye kendisini Bakü’ye çağırmış ve hapsetmişler 1993 yılı temmuz ayının 16. günü Yakup Rızayev hapisanede gizemli bir biçimde vefat etmişti. Oğlu Canpolat daha sonra “Azerbaycan Millî Kahramanı” ilan edilmiş ve oğlu ile birlikte Ağdam Şehitler Hıyabanı’nda defnedilmişti. Bütün bunlar beynimde fırdolayı dönüyor ve beni sarsıyordu, ancak arabadakilere durumumu bildirmemek için kendimle mücadele ediyordum.
Bu duygular içinde 3. 6. 2026 günü Ağcabedi’den hareket ettik ve Ağdam’a varsak da durmayıp Şuşa’ya yollandık. O güzelim Türk şehri Ağdam çağın vandalları tarafından harabeye döndürülmüştü. Ağdam’ı geride bırakıp güzeller güzeli Şuşa’ya varıp Karabağ Otele indik.
Şuşa Ermenilerden temizlendiği zaman salgın vardı ve Bakü Avrasya Üniversitesi’ndeki öğrencilerime Ankara’dan internet hattı ile ders veriyordum. Bir gün Gence’de yaşayan dostum Nasreddin İsmailov aradı ve telefonu açar açmaz, “Qardaş gözümüz aydın Şuşa’yı aldık” deyince kendimi neredeyse kaybedecektim. Sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım ve telefonu eşime vererek konuşmasını istedim. Biraz sakinleştikten sonra yüzümü göklere çevirip “Tanrım nasip et. Şuşa’ya gidecek, Cuma Camisi’nde iki rekât şükür namazı kılacağım ve bir kurban kesecek, ancak etinden tek lokma bile yemeyeceğim” diyerek dua ettim.
Aqil Bey her zamanki gibi alicenaplık örneği göstererek her şeyi ayarlamıştı. Araba beni çok yormuştu, çünkü Ağcabedi Ağdam arası stailize idi ve 20-25 km sürat yapabiliyordum. Öncelik Karabağ’da Ermeniler tarafından yerle bir edilmiş şehir ve köylerin imarına verildiğinden dolayı anılan yola şimdilik kaydıyla dikkat edilmiyordu, zaten yol pek işlek de değildi. Akşam yemeğinden sonra çıkıp uyuduk. Sabah uyanır uyanmaz eşime Cuma Camisi’nde şükür namazı kılacağımı söyledim ve abdest alarak lobiye indim. Otelin yanında güzel bir cami vardı, ancak iletişim masasındaki genç caminin şimdilik kapalı olduğunu ve “Otelden çıkıp bitişikteki parkın içinden sağa dönerek birkaç yüz metre sonra bir cami var o açıktır, oraya git” dedi. 1988 yılında buraya geldiğimizde Cuma Camisi’ni ziyaret etmiştim, o zaman Sovyet dönemi idi ve cami ambar olarak kullanılıyordu. Parkı geçince 1988 yılındaki anılarım gözümün önünde canlandı.
O vakitler Ermeniler gemi azıya almış ve Azerbaycan Türklerine karşı soykırım uygulayacaklarının sinyalini veriyordu. Azerbaycan Halk Cephesi’nin Şuşa bölgesi başkanı Bakü’den gelen birkaç görevliye yana yakıla dert yanıyor ve Ermenilerin Rusların desteğini alarak kendilerini her gün taciz ettiklerini ve şehirdeki Türkleri göçe zorlamak için her türlü oyunu icra ettiklerini söylüyordu. Sonraları bu kardeşimizin şehit edildiğini haber almış ve çok üzülmüştüm. Bu duygularla camiye yaklaştım ve kapısını açıp içeri girdim. Aman Tanrım, 1988 yılında ziyaret ettiğim cami idi. Gözlerim dolu dolu oldu ve başımı kaldırıp Tanrıma şükrettim. Neyi niyet etmişsem karşıma çıkarmıştı. Geçip huşu içinde iki rekât şükür namazını kıldım ve Ulu Tanrıma gönülden hamdüsenalar ettim, eşim, çocuklarım, milletim ve devletlerimiz için dua ettim. Otele döndüğümde olup biteni eşime anlattım, o da niyetimin kabul olmasına çok sevindi.
Aqil Bey ve İrade Hanım geldiler kahvaltı yapıp Şuşa’yı gezmeğe başladık. Neredeyse her sokağına uğradık, sonra da Cıdır Düzü denilen yere vardık. Şehir Ermenilerin elinde iken Paşinyan burada halay çekmişti. Azerbaycan ordusunun Mehmetçikleri Cıdır Düzü’nün aşağısındaki dereyi geçerek uçurumdan panterlere yakışır biçimde tırmanarak buraya çıkmış ve Ermenileri gafil avlayarak analarını ağlatmış, Şuşa’yı kurtarmıştı. Devlet Başkanı Sayın İlham Aliyev’in Şuşa’nın alınmasından sonra “Ne oldu Paşinyan Cıdır Düzü’nde yallı gedirdin ve deyirdin Bakı’nı da alacayıq, ne oldu Paşinyan?” şeklindeki ifadeleri adeta herkesin dilinde dövize çevrilmişti. Burayı ziyaret edip İsa Bulağı’na gittik. 1988 yılında hem Cıdır Düzü’ne hem de buraya gelmiştik, ancak o zamanki gördüğüm İsa Bulağı değildi, son derece güzel dizayn edilmiş ve gelin gibi süslenmişti. Gidecek o kadar yer vardı ki, mecburen ayrılmak durumunda kaldık, ancak pınardan buz gibi su alıp içtim ve şişemi doldurup yola koyulduk. Molla Penah Vakıf’ın makberini ziyaret ederek Üzeyir Hacıbeyli, Bülbül ve Natevan’ın büstlerinin olduğu parka gittik.
Ermeniler Şuşa’yı işgal ettikten sonra bu büstleri kurşun yağmuruna tutmuş ve sökerek Gürcistan’da metal niyetine satmışlardı. Merhum Devlet Başkanı Haydar Aliyev durumu haber almış ve onları satın aldırarak Azerbaycan’a getirtmişti. Şuşa alındıktan sonra da son derece güzel dizayn edilmiş parka yerleştirmişlerdi. Hepsinin fotoğraflarını çektim. Akşam bir yemekhanede yemeğimizi yedik ve otele döndük. Ertesi gün kahvaltıdan sonra Hankendi’ne gittik. 1988 yılında da buraya gelmiştik, ancak o zaman şehir Ermenilerin elinde idi ve tam anlamıyla kudurmuşlardı.
Doğrusunu söylemek gerekirse artık 1988 yılındaki Hankendi yoktu. Azerbaycan yönetimi tam anlamıyla pırlanta gibi bir şehir yaratmıştı. Karabağa Üniversitesi şehrin tam ortasında idi, Aqil Bey biraz rahatsız olduğundan dolayı üniversiteye uğrayamadık, ancak şehrin her tarafını sokak sokak gezdik. Şehrin doğusunda bir Ermeni anıtı kalmıştı, çıkıp fotoğrafını çektim. Tek tük Ermenilerden kalan binalar göze çarpıyordu ve bunlar Ermeni kültürüne has mimari yapıda idi. Çok şükür topraklarımız onların murdar, şoven ve soykırımcı ayaklarından temizlendi. Aqil Bey daha önce geldiği bir yemekhaneye bizi götürdü. Son derece güzel ve çağdaş anlamda dizayn edilmiş bir yerdi. Azerbaycan Türklerinin “qutab” dediği kete yiyip çay içerek dinlendik ve kalkıp tekrar Şuşa’ya döndük. Akşama Aqil Bey’in dostu ve “Adalet Gazetesi”nin temsilcisi Kerim Kerimli Bey geldiler. Onu da alarak dünkü restorana gittik ve Aqil Bey’in çektiği güzel bir ziyafet sonrası otele döndük.
Ertesi gün kahvaltı yapıp Hankendi yoluyla Askeran’a indik, Askeran Kalesi’nin fotoğrafını çektim ve orayı da gezip arabaya binince “Aqil Bey mutlaka Hocalı kasabasını görmek istiyorum, yolunu bana söyle” deyince baş üstüne dedi ve biraz sonra Hocalı’ya vardık. Kimseye bildirmedim, ancak çok kötü oldum. 1992 yılında Hocalı Soykırımı olduğunda Azerbaycan’ı Tanıtma Derneği başkanı olarak Türkiye genelinde ilaç kampanyası başlatmış topladığım ilaç ve tıbbi malzemeyi Azerbaycan’a getirdiğimde ülkede 45 gün kadar kalmış, merhum yazar kardeşim Mevlüt Süleymanlı’nın arabası ile Hocalı kaçkınlar nerelerde var ise gidip hepsini bulup röportajlar yapmış ve Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda yayımlatmıştım. Hocalı caddelerini gezdiğimde o röportajları yaparken karşılaştığım insanların anlattıkları kulaklarımda çınlıyordu. Şehir Ermeniler tarafından diğerleri gibi darmadağın edilmişti. Tanrım tekrar böylesi acılar göstermesin.
Azerbaycan yönetimi her Hocalı vatandaşı için son derece güzel evler, ev değil de sanki villa yapmış ve teslim etmişti. Hocalı yeni yüzü ile inşallah Azerbaycan’ın parlayan bir yıldız kasabası olmaya adaydır. Hocalı’yı arkada bırakıp Ağdam’a doğru yol aldık. Ağdam’a 1988 yılında gelişimizde şehirde oturup dinlenmiş ve çay içerek halkla sohbet etmiştik. İkinci gelişimde ise bambaşka bir Ağdam vardı. O güzelim Ağdam tamamen harabe idi. Tanrım, bir millet nasıl böyle bir duygu ve düşüncede olur, aklım almıyordu. Ağdam Cuma Camisi’ni ziyaret ettik. Ermeniler işgal zamanında burayı domuz ahırı yapmıştı. Sinagog, kilise, cami Tanrı’ya inanan insanların ibadet ettiği yerdir, oralar Tanrı’nın adının duvarların her zerresine sindiği yerdir, böylesi yerlere hakaret edilir mi? Aslında Ermeniler böyle yapmakla nasıl bir millî kimliğe sahip olduklarını bütün dünyaya ispat etmişlerdi.
Ağdam’da her şahsın saygıyla andığı bir seyyidin de mezarını ziyaret ettikten sonra çay bahçesinde oturup çay içip dinlendik ve izin verilen yerleri dolaşarak darmadağın edilmiş o güzelim şehrin harabeye dönmüş hâline bakarak içim kan ağlaya ağlaya şehri terk ettik. Aqil Bey bizi Kengerli köyüne götürdü. Orada oturup yemek yedikten sonra Ağcabedi’ye yollandık. Akşam Vali Rafil Bey de geldiler, gece yarısına kadar sohbet ettik ve uyuyup ertesi gün kahvaltıdan sonra Bakü’ye yollandık.
Karabağ tek kelime ile cennetten bir köşedir. Birkaç yıl sonra buraların turistlerden dolup taşacağına inanıyorum. Azerbaycan yönetimi muhteşem işlere imza atıyor. Her bir Türkiyeli Azerbaycan Devleti’nin güçlenmesi için elinden gelen her bir şeyi yapmalıdır. Azerbaycan Türk dünyasının kalbidir, burayı sağlam tutmalıyız. Burası Türk milletine Tanrı tarafından bahşedilmiş muhteşem güzelliğe malik bir mekândır. İnsanları candandır, gönüldendir, saygılıdır, sevgilidir. Hep şu dövizi kullanmışımdır: Azerbaycan’ı seven Türkiye’yi de sever, Türkiye’yi seven Türk Dünyasını da sever, Türk Dünyasını seven Tanrı’yı da sever. Tanrı’yı sevenlere gönülden selam olsun.
Sevgili kardeşim Aqil Abbas Bey ve Muhterem eşleri İrade Tuncay hanıma bize muhteşem bir ziyareti gerçekleştirdiklerinden dolayı minnettarız, sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Bakı -°C
